Sınıflar, sınıf mücadelesi ve proletaryanın rolü

İnsanlığın ilk topluluğu olan ilkel komünal toplumda sınıflar yoktu. Toplumun çok sonraki süreçlerinde, iş bölümünün son dönemlerinde sınıflar ortaya çıkmaya başladı ve içinden çıktığı toplumu adım adım yıkarak köleci toplumu egemen kıldı. Kölecilikle birlikte sınıflar da ortaya çıktı. Toplumun sınıflara bölünmesiyle birlikte de sınıf mücadelesi sürmeye başladı. Zamanla üretim mücadelesi ve sınıf mücadelesi sürecinde farklı sınıf ve farklı toplumsal sistemler ortaya çıksa da sınıf mücadelesi kesintisiz sürmüştür, sürmeye devam etmektedir. Ancak kapitalizmin ortaya çıkışıyla beraber modern iki sınıf ortaya çıkmıştır: Burjuvazi ve Proletarya! Bunlar, toplumun en gelişmiş, en modern ve en son sınıflarıdır.

Kapitalizmin ilk gelişme süreci ve serbest rekabet çağında, bu birbirine varlık nedenleriyle düşman her iki sınıf, ilerici bir rol oynuyordu. Ancak kapitalizmin gelişmesinin son evresi olan tekelci kapitalizm aşamasına, çürümüş kapitalizm aşamasına yani emperyalizm aşamasına gelindiğinde, kapitalizmin hiçbir ilerici rolü kalmamıştır ve tamamen gericileşmiştir. Toplumun gelişmesinin önündeki en büyük engel haline gelmiştir.

Toplumun gelişmesinin önünde engel iki en büyük güç vardır: biri emperyalizm, diğeri tasfiye olmadığı yerlerde feodalizmdir. Emperyalizmin egemen olduğu bir çağda yaşadığımıza göre doğal olarak dünyada en büyük düşman emperyalizmdir. Feodalizmin tasfiye edilmediği ülkelerde içte emperyalizm ve bürokrat kapitalizmle iç içe geçmiş feodalizmdir, dışta da emperyalizmdir. Emperyalizm ve yerli uşakları, toplumun gelişmesi önünde en büyük engellerdir. Bunlar, her türlü ilerici rol veya yönlerini çoktan yitirmişlerdir. Dolayısıyla yaşadığımız toplumda sonuna kadar devrimci kalan tek sınıf kalmıştır, o da proletaryadır! Proletarya dışındaki emekçi sınıf ve tabakalar ise bir sınıf ayrışması sürecindedirler. Sınıf ayrışması hızlandıkça bunların esası proleterleşecektir. Kapitalist sistem var oldukça bu emekçi kesimler, devrimde menfaati olan sınıf ve tabakalar olarak proletaryanın dost ve ittifak kuvvetleri olacaklardır. Onların kurtuluşu, proletaryaya bağlıdır ve proletarya bunu sağlayacaktır.

Köklü zincirleri olan, sivil toplumun içinde bir sınıf olduğu halde sivil toplumun bir sınıfı olmayan, bütün sınıfların çözülüşünü simgeleyen, acıları evrensel olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan, kendisine yapılan haksızlık özel olmayıp genel bir haksızlık olduğu için yalnız kendisinin kurtuluşunu değil tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir sınıf… Geleneksel bir statü değil sadece insanca bir statü isteyen, siyasal düzenin kimi sonuçlarına değil bütün sonuçlarına karşı olan ve kendisini bütün alanlardan kurtarmadıkça kurtulmasına olanak bulunmayan, kısacası insanlığın toptan yitirilmesi demek olan ve ancak insanlığın toptan kurtulması halinde kendisini kurtarabilecek olan bir sınıf… İşte bu özel sınıf proletaryadır.”  (1844 Elyazmaları’ndan aktaran: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, Ocak 1979, s.113)

Kendiliğindenlikten kurtulup kendisi için bir sınıf oluş dönemeci

İşçi sınıfı, kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkmıştır ve kapitalizmin gelişmesine  paralel sayısal olarak artmıştır. Kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfının acımasız sömürü ve baskı altına alınması üzerine olmuştur. Kapitalistler, işçileri sömürdükçe gelişip palazlanmıştır. Palazlandıkça daha fazla üreticiyi üretim araçlarından kopararak, kuvvetinden başka satacağı hiçbir şeyi olmayan ücretli işçi durumuna getirmişlerdir. Yani bir yandan üretim araçlarını ve para sermayeyi kontrolüne alarak şişmiş ve büyümüşlerdir, diğer yandan üreticiyi ücretli köle haline getirerek sayısını durmadan artırmışlardır. Proletarya sayısal olarak arttıkça ve acımasızca çalıştırıldıkça gasp edilen artı-değer, o derece artmaya devam edecektir. İşçi sınıfının gasp edilmiş emeği, yani artı-değeri arttıkça kapitalistler de o derece şişer. Onlar şiştikçe durmadan daha çok kesimi acımasızca sömürmeye devam ederler. Kapitalizm/emperyalizm var oldukça bu sarmal böyle devam eder…

Kapitalizm, dünyada ilk olarak  Avrupa’da ortaya çıkıp gelişmiştir. İşçiler çok ağır koşullar altında çalışıyordu. Çalışma koşullarına karşı mücadele örgütlü değildi, ferdi ve yerel durumdaydı. Örgütleme bilinci gelişmemişti. Kapitalizmin acımasızlığı ve ağır çalışma koşulları, işçileri birlikte hareket etmeye itiyordu. Tek tek karşı koyuşlar, sınırlı ve kısmi karşı koyuşlarla sorunlarını çözemeyeceklerini ve içinde bulundukları koşulları değiştiremeyeceklerini kendi yaşam deneyimleriyle görmeye başlıyorlardı. Kendi pozisyonları ve pratikte karşılaştıkları sorunlar, onları sınıf olarak düşünmeye zorluyordu. Adım adım belli bir bilinç ve örgütlenme düşüncesi gelişmeye başlıyordu. İlkin işçi dayanışma ve fonlarını oluşturma düşüncesi gelişti. Sendikalaşma ve örgütlenme bilinci zamanla gelişti. İşçi sınıfı henüz kendiliğinden bir sınıftı. Kendiliğindenliği aşıp kendisi için bir sınıf olma bilinci 19. yüzyıl ortalarını buldu. Çalışma koşulları çok ağırdı. 1830 yıllarda İngiltere, Fransa ve K. Amerika’da işçi grev ve direnişleri ortaya çıktı. Fransa ve Amerika’da birçok iş kolunda çalışma koşullarının ağırlığına, iş güvenliği ve iş güvencesinin olmamasına, ücretlerin düşürülmesine karşı işçilerin tepki ve eylemlilikleri arttı. Tekniğin gelişmesiyle bazı iş alanlarında işçilerin işlerini kaybetmesi de eklenince işçilerin öfkesi bazı ülkelerde üretim araçlarının parçalamasına yol açtı. İngiltere de Çartist hareketinde olduğu gibi. …

İşçi sınıfı, artık kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkmaya başlayarak, bu süreçten sonra kendisi için bir sınıf haline gelmeye başladı. Sınıfsal düşünme ve sınıfsal örgütlenmelerin bilinci yavaş yavaş gelişiyordu. Marks ve Engels, bu tarihi süreçte ortaya çıktılar ve sınıfın ideolojik dünya görüşünü ortaya koydular.

1848-53 yıllarında Almanya’daki burjuva demokratik devrim ve Avrupa’nın diğer ülkelerini saran işçi eylemleri, direnişler ve ayaklanma girişimleri bu ülkelerinin egemen sınıflarını korkutmaya başlamıştı. Bu sürecin akabinde bu ülkelerin kapitalistleri ve otokrat egemenleri işçi sınıfı ve emekçi halka gerici yasalarla saldırı kararları çıkarmaya başladılar. Özellikle Paris Komünü’nden sonra, sadece Fransız hakim sınıfları değil, başta Almanya olmak üzere Rusya ve Amerikan hakim sınıfları, işçi ve emekçi halka karşı en gerici yasaları çıkararak saldırılarda bulundular.

Emperyalizm çağıyla ve özellikle de 1. Paylaşım Savaşı ve Ekim Devrimi’yle birlikte burjuva demokrasisi tarihe karıştı. Emperyalizm öncesi, kapitalizmin serbest rekabet çağında, burjuvazi, feodal otokrasi üzerinde egemenlik sağlamak için burjuva demokrasisini savunuyordu. Buna ihtiyacı vardı. Hem kendi sınıf egemenliğini sağlamak hem de toplumsal halk muhalefetini arkasına alabilmek için özgürlük ve demokrasiyi savunmak zorundaydı. Sınıf egemenliğini sağladıktan sonra ve Paris Komünü örneğinde olduğu gibi işçi sınıfının gücü ve siyasi iktidarı ele geçirme “tehlikesi”ni, sınıf egemenliğine karşı esas tehlikenin nereden geldiğini gördü ve bu kez de en gerici sınıflarla ittifak kurarak işçi ve emekçi kitlelere yönelik baskı ve saldırısını artırdı. Onların toplumsal, siyasal hak ve özgürlüklerini gasp ederek demokrasi dışı bıraktı.

Emperyalizm çağıyla burjuva demokrasisi de tarihe karışmıştır, bunun yerini  siyasal gericilik almıştır. Emperyalizm siyasal gericiliktir. Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağı’yla birlikte burjuvazi, en gerici sınıflarla ittifak kurarak işçi ve emekçilere karşı terör diktatörlüğünü kurmuştur.

İşçi sınıfının rolü ve misyonu

Kapitalizmde iki temel sınıf vardır: Kapitalistler ve Proletarya! Üreticiyi, üretim araçları ve geçim araçlarından kopararak, iş gücünü satmadan yaşamını sürdüremeyecek durumda bırakan kapitalistler; başlıca büyük üretim araçlarına sahiptir ve para sermayeyi (bankaları) ellerinde bulundurmaktadırlar. Sayıları toplum nüfusunun % 3-5’ini oluşturamayacak kadar azdır. Deyim yerindeyse bir avuçturlar. Üretici olmadıkları gibi işçi sınıfını sömürmeden de yaşayamazlar. Sömürü ve baskı mekanizmalarına başvurmadan cennetlerini sürdüremezler.

Proletarya ise üreticilerin ezici çoğunluğunu oluşturur. Toplumsal yaşam ve geçim araçlarının esasını üretmektedir. Ama daha başından itibaren ürettiği ürünün kendisine ait olmadığını ve üzerinde tasarruf hakkına sahip olmadığını iyi bilir. Üretici olmasına rağmen daha üretim sürecine başlamasından itibaren ürettiği ürüne yabancılaştırılarak, onların da kölesi haline getirilir.

Kapitalistler ve onların sistemi, kural olarak daha çok sömürmek ve ezmek ister. Bunu yapmadan ayakta duramaz ve saltanatını sürdüremez. Proletarya ise kural olarak sömürü ve baskılardan  kurtulmak ister. Proletarya, üretimdeki yeriyle, üretim araçları ve sermaye karşısındaki pozisyonuyla, kendi durum ve yaşam tecrübesiyle  kapitalizme karşıdır. Her vesileyle karşı karşıya gelir ve kapitalizmin egemenliğinden kurtulmayı her geçen gün daha fazla bilince çıkarmak zorunda kalır. Proleterler tek başına veya grup olarak kapitalizmin sömürü ve baskısından kurtulamayacaklarını kendi deneyleriyle bilirler. Ancak, sınıf olarak örgütlenmeleri ve sınıf olarak hareket etmeleri halinde  kapitalizm karşısında başarılı olacaklarını bilirler.

Proletarya, kapitalizme karşı sınıf mücadelesini iktidar mücadelesine taşımadan kurtulamayacaktır. Üretimdeki yeri, tecrübesi ve mücadele deneyimi bu yönlü belli bir bilince yöneltse de, bu bilinci esas olarak sınıf bilinçli öğeler taşımak zorundadır.

Proletarya, mülkiyet ilişkilerinden dolayı sonuna kadar devrimci kalacak tek sınıftır. Toplumsal üretimin esasını yapmaktadır. Hayatı üretmektedir. Üretimi durdurursa, hayat durur. Kapitalizm var oldukça ve geliştikçe diğer sınıf ve tabakalar eriyip ortadan kalkarken proletaryanın sayısı ve safları kaçınılmaz olarak her geçen gün büyüyüp gelişecektir. Bu açıdan sadece bugünü değil geleceği de belirleyen bir sınıftır. Üretimde, toplumda, siyasal yaşamda ve üretim araçları karşısındaki yeri, ücretli kölelik sisteminde kurtuluş özlem ve dirayeti ve adalet duygusuyla toplumun en devrimci ve sonuna kadar devrimci kalacak tek sınıfıdır. Başka hiçbir sınıf ve tabaka onun kadar devrimci olamaz ve onun devrimci rolünü oynayamaz.

Proletaryanın, kapitalizm koşullarında bireysel kurtuluşu olmadığına ve olamayacağına göre, o, sınıf olarak kapitalizmin köleleştirmesinden kurtulmak zorundadır. Kapitalizmi bir toplumsal devrimle yıkıp devrim ve sosyalizmi gerçekleştirerek, hem sınıf olarak kendisini hem de diğer emekçi sınıf ve tabakaları kurtarmak durumundadır. Proleter hareket, diğer emekçi kesimlerin de öncülüğünü yapmak ve onları  kendi etrafında toplamak zorundadır. Emekçi sınıf ve tabakaların kurtuluşunu ancak proleter sınıf hareketi sağlayabilir.

Sınıf bilinci…

Yukarıda belirttiğimiz gibi proletaryanın üretim ve toplumdaki kilit yeri,  potansiyeli, rolü ve misyonu ortadadır. Bu özelliklerinin olması ayrı, sınıfın bu durumun bilincine kavuşması ve rolü ve de misyonunun gereklerine sarılması ayrıdır. Nesnel olarak ve potansiyel olarak bu özellik ve olanaklara sahip olmak ayrı, toplum ve kavgadaki yerinin bilinciyle hareket etmek ve onun gereklerine göre rolünü oynamak ayrıdır. Burada, proleter sınıfın, sınıf bilincini edinmesi ve sınıf bilinciyle hareket etmesi devreye girer.

Kuşkusuz proletaryanın içinde bulunduğu üretim süreci, ona belli bir “bilinç”  kazandırabilir ama bu “bilinç”, kendi ekonomik ve iş koşullarını bir nebze iyileştirme ve sendika haklarını elde etme ve sendikal mücadelenin ötesine  geçemez. Sendikal mücadele ekonomik ve bazı demokratik haklar kazandırmanın ötesine geçemez ve niteliği gereği, onları ücretli kölelik sisteminde kurtaramaz. Onun alanı dardır, sınırlıdır. Oysa proletarya, ücretli kölelik sisteminden kurtulmak zorundadır. Kurtuluş için de sınıf olarak örgütlenmek zorundadır. Her sınıf  kendi siyasal örgütlenmelerine ihtiyaç duyar. Dayanışma oluşumları, dernekler, birlikler, sendikalar bunlardan bazılarıdır. Ama örgütlenmenin en yüksek biçimi, sınıfın kendi partisidir.

Kural olarak, toplum sınıflara bölünmüştür, sınıflar kendi partilerince yönetilirler, partiler de kendi önderlerince yönetilirler. Bu durum bilince çıkarılamazsa, ne sınıf bilinci oluşabilir, ne  sınıf olarak örgütlenilebilir, ne kendi sınıf partisi kurulabilir, ne örgütlü mücadele sistemli hale getirilebilir, ne sınıf mücadelesi iktidar mücadelesine taşınabilir ve ne de sermaye sınıfının egemenliğine son verilip, toplumsal devrim gerçekleştirilerek sosyalizm ve sınıfsız toplum hedefiyle nihai kurtuluş sağlanabilir. Bu bir bilinç sorunudur. İşçi sınıfı, bu politik bilinci edinmezse bunları gerçekleştiremez ve sınıf olarak ne kendisinin ne de diğer emekçi kesimlerin kurtuluşunu sağlayamaz.

Kapitalist sistemin en çok acısını çeken, en çok nefret eden ve ona karşı tutarlı ve istikrarlı mücadele eden işçi sınıfıdır. Ama bugün onu yıkamıyor ve üstesinde gelemiyorsa, bu onun bilinç ve örgütlülüğünden yoksun olmasındandır. Politik sınıf bilincinden yoksun olduğu için sınıfının bütününü, esasını veya en azından önemli bölümünü örgütleyemiyor. Sınıf bilincine kavuşmamış/kavuşturulamamıştır. Sınıf ve örgütleme bilincinden yoksun olduğu için bölük-pöçük, dağınıktır, gücünü, eylemlerini ve mücadelesini birleştirememektedir. Bunun ana nedeni politik sınıf bilincinden yoksun oluşudur. İşçi sınıfı ya kendi gerçek sınıf partisinden yoksundur ya da gerçek sınıf partisi henüz kendi sınıfına politik bilinç taşımamıştır, sınıfından kopuktur (ki bu durumda gerçek bir sınıf partisi olmasını tartışılır duruma getirir), örgütleyememiş, içinde kök salamamıştır ve desteğinden yoksun olduğu için siyasal iktidar mücadelesinde başarılı olamamıştır. O halde sorun, işçi sınıfına politik bilincin verilmesidir.

Açıktır ki üretim süreci, ekonomik mücadele ve sendikal mücadele işçi sınıfı saflarında bilinç kıvılcımları yaratabilir ama sınıf bilincini vermez. Politik sınıf bilincini ancak sınıfın sınıf bilincine sahip öğeleri taşıyabilir. Yani kendi gerçek sınıf partisi taşıyabilir. Bu, onun öncelikli ve temel görevidir. Marksizm’in ustaları bunu ortaya koydular. Sorun, ustaların dünya görüşünü doğru kavrayıp onu özümsemektir. Özümsemek, kavramaktır, hakim olmaktır, gereklerine göre  örgütlenip, pratiğe geçirmektir.

İşçi sınıfına politik bilincin götürülmesi veya “İşçi sınıfının politik bilincini geliştirmenin zorunlu olduğu konusunda ‘herkes hemfikir’ olabilir. Sorun şu: Bu nasıl yapılacak ve buna ulaşmak için ne gerekir? Ekonomik mücadele işçilere sadece, hükümetin işçi sınıfına karşı tavrı ile ilgili sorunları kafalara dank ettirir” ve “ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırmak” görevi için “ne kadar çok çaba harcarsak harcayalım, bu görev çerçevesinde işçilerin politik bilincini yükseltmeyi (sosyal demokrat politik bilinç düzeyine çıkarmayı) asla başaramayız. Çünkü aslında bu çerçevenin kendisi dardır.” (aç-L) “Bütün ekonomistlerin temel yanılgısını, yani işçilerin politik sınıf bilincinin içeriden, deyim yerindeyse ekonomik mücadelelerinden, yani sadece (ya da esas olarak) bu mücadeleden” geldiğini söyler. Bu anlayış temelden yanlıştır. Ekonomistlerin temel yanlışı budur. “Ekonomik mücadeleye politik bir nitelik kazandırmak” komünistlerin politikası olamaz. Ancak ekonomistlerin anlayışı olabilir. “Ekonomik mücadele” biraz daha iyi ücret, biraz daha iyi çalışma koşulları sağlayabilir. Kapitalizmi, onun sistemini ve devletini ortadan kaldırmayı hedeflemez. Oysa proletaryanın sınıf bilinci biraz daha iyi ücret peşinde koşmak değil, kapitalizmi yıkarak siyasi iktidarı ele geçirmektir.

Siyasi iktidarı ele geçirmek, burjuva sınıf egemenliğe son verip, toplumsal devrimi gerçekleştirmektir. Proletarya önderliğindeki emekçilerin sınıf egemenliğini kurmaktır. Oysa “ekonomik mücadele” kapitalizmi ve onun sistemini yıkmayı hedeflemez. Ekonomik yaşam koşullarını geçici olarak biraz rahatlatır. Ekonomik mücadeleye giren işçiler genellikle karşısında polisi ve ordunun saldırılarını bulur, hükümetin yasal engellerini ve katı tutumunu bulur. Bu baskıya karşı pratik tavır ve sloganlarla tavır almakla politik bir nitelik alır. Bizim özel çaba sarf etmemize de gerek kalmaz. Bunu polis de ister. Sadece polis değil, sınıf bilinçli proletarya dışında ve özellikle ekonomist sendikal önderliklerde ister. İşçi sınıfının mücadelesini köreltmek, siyasal iktidar mücadelesinden alıkoymak, onları oyalamak, daha az direnme çizgisinde tutmak, komünist saflara gitmelerini engellemek için bunu yapar. Polisle aynı tutuma düşmek istemiyorsak ekonomistlerin işçi sınıfına politik bilinç götürme alanı olan “ekonomik mücadeleye politik bir nitelik kazandırmak” anlayışından uzak durmakla yetinmeyip gerçek yüzünü ortaya çıkarıp ona karşı mücadele vermeye önem vermeliyiz.

Tabi bu, işçilerin bizlerin dışında gelişen ekonomik mücadelelerini desteklememeliyiz, örgütlememeliyiz anlamına gelmez. Tersine bir örgütlenme aracı olarak yararlanmak gereklidir. Sendikalist-ekonomist politikaya karşı mücadele yürüterek, onların eylemlerini sınıf bilinçli politik mücadeleye dönüştürmek, “ekonomik mücadelenin işçilerden uyandırdığı politik bilinç kıvılcımlarından işçileri sosyal demokrat politik bilinç düzeyine yükseltmek için yararlanmak.” (aç-L) gerekir.

İşçi sınıfının politik gelişiminin ve politik örgütlenmesinin ilerletilmesi – bizim baş görevimiz ve temel görevimiz budur. Bu görevi geri plana iten, bütün kısmi görevleri ve tek tek mücadele yöntemlerini buna tabi kılmayan herkes, yanlış yoldadır ve harekete ciddi zararlar vermektedir” (abç) der Lenin. (S.E., c. 2, s. 24)

Başta işçi sınıfı olmak üzere halka “politik sınıf bilinci ancak dışarıdan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki ilişki alanının dışından götürülebilir. Bu bilginin edinilebileceği biricik alan bütün sınıf ve katmanların devlet ve hükümetle ilişki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanı“ndan gelir. “İşçilere politik bilinç götürmek için sosyal demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasına gitmeli, ordu birliklerini (yani propagandacılarını, ajitatörlerini, örgütçülerini-bn)  bütün yönlere göndermelidir.”

Devrimin hedefi olan sınıfların ve onların devletinin her türlü baskı, haksızlık, zorbalık ve terörünü vb. teşhir ederek, kitlelerin yüzeysel bakışlarıyla göremediği siyasal gerçekleri açıklayarak, her vesileyle sürekli ve sistemli olarak sınıf bilinci götürdüğü oranda görevlerimizi yerine getirebiliriz.

Rus ekonomistleri işçilere çeşitli sendikalarda ya da derneklerde “örgütlenin” demekle çok fazla bir şey söylenmiş olmuyor. Mutlaka şunu belirtmeliyiz: “Sadece yardımlaşma ve grev sandıklarında, işçi çevrelerinde değil, aynı zamanda bir politik parti içinde örgütlenin, otokratik hükümete ve tüm kapitalist topluma karşı kararlı mücadele için örgütlenin! Böyle bir örgüt olmadan proletarya kendisini bilinçli sınıf mücadelesine yükseltemez, böyle bir örgüt olmadan işçi hareketi güçsüzlüğe mahkumdur; sadece sandıkların, çevrelerin ve yardımlaşma birliklerinin yardımıyla işçi sınıfı, kendisini ve tüm Rus halkını politik ve ekonomik kölelikten kurtarma  büyük tarihi görevini yerine getirmeyi asla başaramayacaktır. Tarihte hiçbir sınıf, kendi içinden, hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğinde olan kendi politik önderlerini, kendi öncü savaşçılarını yaratmadan egemenliğe ulaşmamıştır” ve devamla “… Devrime sadece boş akşamlarını değil, bütün hayatlarını adayan insanlar yetiştirilmelidir; çalışmamızın çeşitli alanları arasında sıkı işbölümü uygulayabilmeyi olanaklı kılacak kadar büyük bir örgüt yaratılmalıdır…” (S.E., c. 2, s. 24-25) diyen Lenin’in teorik belirlemelerini, Rusya ve diğer devrimci hareketin tarihi tecrübeleri bir an olsun unutmamalıdır.

“ … Bütün teorik sorunlarda gittikçe daha çok aydınlanmak, kendisini günü geçmiş, eski dünya görüşünün lafzının etkisinden gittikçe daha çok kurtarmak ve sosyalizmin bir bilim haline geldiğinden bu yana, bir bilim olarak da yürütülmesi, yani incelenmesi, gerektiğini sürekli göz önünde tutmak, özellikle önderlerin görevi olacaktır. Görev, böylece elde edilen, gittikçe netleşen görüşleri işçi kitleleri arasında artan bir gayretle yaygınlaştırmak, parti ve sendika örgütlerinin saflarını gittikçe daha sağlam bir biçimde sıklaştırmak olacaktır.” (age, s. 57)

Lenin, Engels’in, “…sosyal demokrasinin büyük mücadelesinin iki biçimi (politik ve ekonomik) değil, onların yanına teorik mücadeleyi de koyarak üç biçimi olduğunu” vurguladığını belirtir. (S.E., c. 2, s. 56)

Engels, Alman işçi hareketinin avantajından bahsederken, “Bir işçi hareketi var olalı beri mücadele ilk kez üç yönü itibariyle –teorik, pratik ve pratik-ekonomik (kapitalistlere karşı direniş)- uyum ve bağlantı içinde, planlı olarak yürütülmektedir. Alman hareketinin gücü ve yenilmezliği, tam da bu –deyim yerindeyse- ortak merkezli saldırıda yatmaktadır.” (Almanya’da Köylüler Savaşı) demişti. Lenin bunun önemini özellikle vurgular.

Sınıf bilinçli proletarya bunu bilince çıkarmazsa ne yolunu aydınlatabilir ve doğru bir kılavuzluk yapabilir, ne her türlü sınıf dışı anlayışlara karşı güçlü mücadele yürütebilir ve onları etkisizleştirebilir, ne kendi sınıfı içinde kök salabilir ve ideolojik olarak uyanık, siyasal olarak geniş ufuklu, teorik olarak derinlikli önderler yetiştirebilir, ne de sınıf  mücadelesine önderlik edebilir.

Lenin, “… öncü savaşçı  rolünü  ancak bir öncü-teorinin kılavuzluk ettiği bir parti(nin) yerine getirebileceği”ni (S.E., c. 2, s. 56) boşuna vurgulamıyordu.

Kendiliğindenciliğe tapanlar ve ekonomist ruhlular, “devrimci örgütün sağlamlaştırılması ve politik faaliyetin yaygınlaştırılmasını hızlandırmak yerine” her vesileyle sınıf hareketini salt ekonomik mücadeleye odaklanma, ekonomik mücadele yoluyla siyaset götürme vb. yönlü “trade-unionist mücadeleye  geri çekme çağrısı  yapılmaya” sürekli çalışacaklardır. “Hareketin ekonomik temelinin, politik ideali asla unutmama yönündeki sürekli çabayla karartıldığı”nı söyleyeceklerdir, işçi hareketinin sloganının “ekonomik koşullar için mücadele”(!), ya da daha iyisi, “işçiler işçiler için” olduğunu ilan edilecektir; “grev sandıklarının  hareket için  yüzlerce  başka örgütten daha önemli” olduğu vb. söyleyecektir. …” vb.   (Lenin, S.E., c. 2 s. 66)

Ya da Rus ekonomistlerinden “Credo”cular gibi her türlü işçi hareketini yüceltmek, kendiliğindeki harekete methiyeler dizmekle geçiştirmek bariz ekonomizmdir.  “Bu, … işçi hareketinin kendiliğindenliğine her türlü  tapmanın, “bilinç unsur”un, aynı zamanda sosyal demokrasinin rolünün her türlü küçümsenmesinin, aynı zamanda –bu rolü küçümseyenin bunu isteyip istemediğinden tamamen bağımsız olarak – işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisinin güçlendirilmesi anlamına geldiğini kanıtlamaktadır.

“İdeolojiye aşırı değer verilmesi”nden*, bilinçli unsurun rolünün abartılmasından** vs. söz eden, saf işçi hareketinin, işçiler “kaderlerini liderlerin elinden koparıp almayı” başarır başarmaz, kendi gücüyle bağımsız bir ideoloji geliştirebileceğine ve geliştireceğine inanmaktadır. Ancak bu büyük bir yanılgıdır…” (* ve ** Lenin’in aktarma yaptığı ekonomistlerin dergilerindeki yeri veriyor…)

“…sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu doğrudan sonucu olarak görünür. Fakat bu yanlıştır. Öğreti olarak sosyalizmin kökleri, elbette, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, bugünkü ekonomik koşullarda yatar, tıpkı onun gibi kapitalizmin yarattığı kitlesel yoksulluk ve kitlesel sefalete karşı mücadeleden doğar; fakat bu ikisi birbirinden değil, birbirinin yanısıra ve farklı koşullar altında doğar. Modern sosyalist bilinç ancak derin bilimsel kavrayış temelinde ortaya çıkabilir. Gerçekten de bugünkü ekonomi bilimi, tıpkı bugünkü teknoloji gibi, sosyalist  üretimin bir önkoşulunu oluşturur, ne var ki proletarya, ne kadar isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; bunların ikisi de bugünkü toplumsal süreçlerden doğarlar. Oysa bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın katmanıdır  (italikler K. Kautsky’nin); zaten modern sosyalizm de bu katmanın tek tek bireylerin de ortaya çıkmış ve onlar tarafından ilk önce düşünsel bakımdan öne çıkan  proleterlere  iletilmiştir; koşulların izin verdiği yerde bunlar onu proletaryanın sınıf mücadelesine taşımışlardır. Yani sosyalist bilinç, proletaryanın sınıf mücadelesine dışarıdan taşınan bir şeydir, onun içinden kendinden bitme bir şey değil.”

“Hareketin seyri içinde işçi kitlelerinin kendileri tarafından ortaya çıkarılmış bağımsız bir ideolojiden eğer söz edilemezse,* o zaman sorun ancak şöyle  konulabilir: ya burjuva ideolojisi, ya sosyalist ideoloji. Burada ikisinin ortası bir şey yoktur (çünkü insanlık “üçüncü” bir ideoloji yaratmamıştır, ve dahası, sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda, sınıflar üstü ya da sınıflar dışı bir ideoloji de olamaz). Bu nedenle, sosyalist ideolojinin her küçümsenişi, ondan her uzaklaşma, aynı zamanda burjuva ideolojinin güçlendirilmesi demektir. Kendiliğindenlikten söz ediliyor. Oysa işçi hareketinin kendiliğinden gelişimi, onun burjuva ideolojisine tabi olmasına yol açar, “Creodo” programı doğrultusunda olur, çünkü kendiliğinden işçi hareketi  trade-unionizmdir, salt-sendikacılıktır; trade-unionizm ise işçilerin burjuvazi tarafından tam da ideolojik olarak köleleştirilmesi demektir. Bu nedenle görevimiz, sosyal demokrasinin (komünistlerin-bn) görevi, kendiliğindenliğe karşı mücadele etmektir, trade-unionizmin işçi hareketini burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki kendiliğinden çabalarından uzaklaştırmak ve onu devrimci sosyal demokrasiye kazanmaktır. ….” (Lenin, S.E., c. 2, s. 70)

Sınıf hareketi,  ekonomizme, reformizme, kendiliğindenliğe, revizyonizme ve her türlü anti-Marksist görüşe karşı “çılgınca bir mücadele” (Lenin) yürütmeden  gelişme ve başarı sağlayamaz.

“… sosyal demokrasi bu üstünlüğü ancak bütün öteki ideolojilere karşı şaşmaz bir mücadele yürüterek sağlamıştır ve ancak bu mücadeleyi sürdürerek üstünlüğünü koruyabilece”ğini (Lenin, age, s. 71) asla  unutmamalıyız.

“… neden kendiliğinden hareket, en az direniş çizgisinde hareket, burjuva ideolojisinin egemenliğine yol açar? Şu basit nedenden ötürü ki, burjuva ideolojisi köken itibarıyla sosyalist hareketten çok daha eskidir, çok yönlü gelişmiştir ve sosyalist ideolojiyle karşılaştırılmayacak kadar çok yaygınlaşma olanaklarına sahiptir.* Ve bu nedenle bir ülkede sosyalist hareket ne kadar gençse, sosyalist olmayan ideolojiyi sağlamlaştırmaya yönelik çabalara karşı mücadele o kadar enerjik yürütülmeli, işçiler “bilinçli unsura aşırı değer biçilmesi’ne vs. karşı yaygara koparan kötü danışmanlara karşı o kadar kararlı uyarılmalıdır.” (Lenin, S.E., c. 2, s. 71-72)

Dünyada genel olarak işçi sınıfının durumu ve sınıf mücadelesi

-Ekonomik, siyasi  ve örgütlenme yönüyle-

Bugün dünyada ne kadar işçi var? Ne kadarı sanayi, hizmet, tarım alanında; ne kadarı işsiz, ne kadarı köylerde ve şehirlerde küçük üretici ve bunların çalışabilir işgücü içindeki oranları ne kadar vb. konularında ayrıntılı bir istatistik vermenin bu yazı için pratik bir değeri yok. Yalnız Dünya Bankası’nın 2004 verilerine göre, yoksulluk sınırında yaşayanların sayısının 2 milyar 800 milyon kişi olduğu, bu miktarın neredeyse dünya nüfusunun yarısını oluşturduğu, bu kategoriye girenlerin günlük harcamalarının iki doları bulmadığı, 1 milyar 200 milyon insanın ise günde 1 dolarla yaşamak zorunda kaldığını, 200 milyonun üzerinde insanın resmen işsiz olduğunu söylemek durumu anlamak için yeterli olur sanırız.

Burada esas olarak sınıfın ekonomik, siyasal ve örgütsel durumu üzerine durmanın daha doğru olacağı kanısındayız.

Rusya’da Ekim Devrimi’yle birlikte kapitalizmin yıkılıp proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesi ve durmaksızın sosyalizmi inşa etmesi, dünya proletaryasına ilham kaynağı oldu. Yeni veya gerçek proleter partiler kuruldu, hızla gelişti ve örgütlendi. Bu gelişme özellikle 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda sosyalizmin galibiyetiyle daha da arttı. 1917’de tek ülke durumundayken 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası bir düzine ülkede halk demokrasisini gerçekleştirerek sosyalizmi benimsendi. Bu durum, bütün ülkelerin proleterleri ve ezilen halklarına umut ve cesaret veriyordu. O oranda da kapitalistlerin yüreğine korku salıyordu.

Proletarya partilerinin gelişmesi doğal olarak işçi sınıfı içinde ve sendikalardaki faaliyetlerin gelişmesi ve güçlenmesini getirdi. Politikleşmiş ve örgütlenmiş olan işçi sınıfının gücü, kapitalistler ve onların devletini ürkütüyordu. Kapitalistler, cennetlerini yitirmemek için işçi sınıfı ve sendikalara saldırmayı göze alamıyorlardı.

Bu sürecin öne çıkan başka birkaç yönü var; bunlara ilişkin kısaca değinmek gerekir: Birincisi, emperyalist savaşta yenilgi almış ve ağır yıkıma uğramış emperyalist ülkeler, ekonomilerini yeniden inşa etmeye başladı. Yenilgi almış, gerilemiş ve dağılmış olan ülkelerin pazarları yeniden dizayn edilerek emperyalist anayurtların ihtiyaçlarına göre düzenlendi. Bu adımlar, emperyalist ülkelerin ekonomilerinde görece bir canlanma ve “refah” dönemi yaşattı. Kapitalizmin bu görece “refah” dönemi, işçi sınıfına da yansıyordu. İşçi sınıfını “doyuruyor”du. Çünkü işçi ve emekçileri daha fazla sıkmaları halinde onları sosyalizmin saflarına iteceklerini ve böylece sistemlerinin tehlikeye gireceğini iyi biliyorlardı. Dünyada devrimci durum ve atmosferin yüksek olduğu; sınıf, parti ve hareketin önemli ölçüde örgütlü olduğu bir dönemdi. Sermaye sınıfı, cennetini yitirmemek için işçi ve emekçilerin hak ve özgürlüklerine fazla direnemiyordu. Cennetini yitirmektense sömürü ve aşırı karının bir kısmından vazgeçmek zorunda kalıyordu. Birkaç on yıl süren bu süreç, işçi ve sendikaları ehlileştirme, düşünce, yaşam ve  eylemlerini geriletme; duyarlılık ve refleksini öldürme ve işçi aristokrasisi tabakasını yaratma süreciydi de. Sınıf hareketinin gerilemesinin bir nedeni budur…..

İkincisi, bazı Avrupa ülkelerinde (Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan gibi) 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında bu ülkelerin komünist partileri önderliğindeki işçi sınıfı ve emekçiler, emperyalist işgallere karşı direndi, iç savaş yürütmesine rağmen, -kendi hatalarının payıyla da olsa- sonuçta güçler dengesinden dolayı burjuva egemen sınıflarını deviremedi. Bu partiler, savaş yıllarının yıkımını yaşadı ve savaş içinde önemli kayıp aldılar. Savaş yıllarının yıkımını yaşamış bu partiler, işçi ve emekçilerin çoğunluğunu kazanamadılar. Bunların kimileri iktidarı ele geçirmeye cüret edememeleri ve partilerindeki sağ eğilimlerin baskın çıkmasından dolayı burjuvaziyle uzlaşma yoluna girdi. Burjuva hükümetlerde yer aldılar. Parlamenter mücadeleye girdiler. Sermaye ve yüzlerce yıllık devletin olanaklarını, uluslararası burjuva devletlerin desteğini elinde tutan burjuvaziyle dans edebileceklerini sandılar. Burjuvazi, onları yanlarına alarak ve  iktidar yükümlülüğü altına koyarak kendi suç ortağı haline getirdi. Ehlileştirme operasyonları yaptılar. İçlerini boşalttılar. Bu partiler, proleter sınıf ideolojisine, kendi sınıf hareketine ve sınıf mücadelesine uzaklaştırıldı. Ona ihanet ettirildi, yabancılaştırıldı. Kuşkusuz burjuvazi, bu saldırıda dışarıdan bir rol oynadı. Esas olan bu partilerin ideolojik olarak sağlam olmamalarıdır. Belirleyici olan bu iç sorundur. Burjuva egemen sınıflar, dışta rol oynamışlardır…

Bu ülkelerdeki sınıf hareketinin gerilemesinin önemli bir nedeni budur. Devrimci, sosyalist-komünist hareketin zayıflaması, burjuvaziyi oldukça rahatlattı. O ölçüde de pervasızca saldırılarını aralıksız olarak artırdı. Sınıf mücadelesinin kuralı budur.

Üçüncüsü, SSCB’de 1956-60’dan sonra sosyalizmden geriye dönüşle, kapitalizmin restorasyonu süreci ve 1976’dan sonra Çin Halk Cumhuriyeti ve akabinde Arnavutluk’ta kapitalizmin restorasyonuyla birlikte bu ülkelerin yanısıra uluslararası alanda bir çok ülkede KP’lerin savrulmasıyla uluslararası komünist hareket gerilemesidir.

Partilerin gerilemesi, dağılması, arayış içine girmeleri vb. doğal olarak işçi sınıfı ve sendikalara da yansıdı. Sınıf hareketi geriledi. Sınıf hareketinin önderleri, öncüleri ve örgütlerinin ideolojik olarak savrulması, doğal olarak işçi sınıfı ve emekçileri demoralize etti. Sınıf partisine, sınıf sendikaları veya genel olarak sendikalara, sınıf ideolojisine, kendi sınıfına, halka, kendisine umutsuzluk ve güvensizlik gelişti. Egemen sınıflar da diğer taraftan bu fırsatı iyi değerlendirerek sınıfa, sınıf ideolojisine, proletarya diktatörlüğüne-sosyalizm sürecine vb. çok yönlü ve sistemli saldırılarda bulunarak güvensizlik, karamsar ruh halini geliştirmeye çalıştı. Egemen sınıfların ve saf değiştirenlerin aynı eksenli saldırıları işçi ve emekçi halkın saflarında gerileme, demoralize, güvensizlik ve umutsuzluğu artırdı.

İşçi ve emekçiler sermaye sınıfına güvenmiyor ama güvenecek ve kendilerini ilerletip önderlik edecek bir odak bulamayınca, sonuçta yine burjuvazinin, revizyonist, reformist, sarı sendikacılar vb. gibi hempalarının ellerine kalmış ve bir biçimde onları izlemeye mahkum olmuştur. İşin kuralı budur! Sınıf partisi ve sınıfın bilinçli öncüleri, sınıfa ve emekçilere bilinç götürme ve örgütleme misyonunu yerine getirmezse, onların içinde kök salıp hareketi ileri taşımazsa, meydan burjuvazi ve onun hempalarına kalacaktır. Proletarya ve önderliğindeki emekçiler örgütlenip, sermaye sınıfı ve onların devletine sistemli olarak saldırıp onların saltanatını yıkmazsa onlar proletarya ve emekçilerin üstesinden gelip ezecektir.

Bu durumu bilince çıkarmayıp kavramayanların kimi, geçmişte uluslararası alanda emek-çaba-özveri, gözü pek mücadeleler ve kazanımların başarısıyla sadece övünmekle kalarak durumu geçiştirmekle yetiniyor. Bu yapılırken de sanki bunlar mazi oldu, bundan sonra böyle bir gelişimi ve daha ilerisini başarmanın hayal olduğu propagandasıyla başka bir yönden karamsarlık havasına eşlik ediyorlar. Kimileri Marksizm saflarında görünüp ama özünde sınıf düşmanlarımızın bakış açısıyla bakıp, Marksizm’in ustalarına saldırıyor, sosyalizm sürecine, Komüntern’e, proletarya diktatörlüğü sürecine-deneyimine ve teorisine saldırıyor. Proletaryanın ve onun önderliğindeki emekçilerin sınıf egemenliği olan proletarya diktatörlüğü sistemi yerine çok partili sistem ve parlamenter yarışı koyarak sınıf düşmanlarına şimdiden yaranmaya çalışıyorlar. Kavrayış ve kapasiteleri, yetenekleri ve pratikleri, yaptıkları ve yapacakları ortada olmasına rağmen her şeyi “eleştirip”, beğenmemeye çalışıyorlar. Bu tür hoşnutsuzlar “tabur”u sadece sınıf düşmanların basıncı sonucu değil, sınıf nitelikleri gereği de her zaman ortaya çıkabilir.

Sorun ve tıkanıklığın nerede olduğu açıktır. Çözüm yolu da belirtilenlerden ortaya çıkmaktadır. Hangi yöne bakılırsa bakılsın, proleter sınıf bakış açısı ve onun teorisiyle donanmanın, proletaryanın ideolojik dünya görüşü olan Marksizm Leninizm Maoizm’in temelleri ve özünü derinlemesine öğrenmenin, özümsenmenin önemi ortaya çıkıyor. Bu olmadan sınıf bakış açısı kavranamaz, bilimsel sosyalizm teorisiyle donanılamaz. Sınıfın ideolojik uyanıklığı ve ideolojik mücadelenin önemi kavranamaz ve bu niteliğe uygun parti ve örgütlülükler oluşturulamaz. Bu niteliğe uygun sınıf bilinçli insanlar yetişmeden ve mücadele içinden yetiştirilmeden, ne bu niteliğine uygun parti ve örgüt olunabilir ve bu yapıya kavuşturulabilinir, ne sınıfı ve emekçi halk kitleleri içinde kök salabilir ve  ne de sınıf mücadelesini geliştirip, sınıf mücadelesindeki misyon yerine getirebilir.

Sınıfsal bakış açısı ve sınıf mücadelesi misyonu kavranmayınca doğal olarak sınıf düşmanlarına ve burjuva sınıfların etkisi altındaki anlayışlara karşı acımasız, “çılgınca bir ideolojik mücadele” yürütmenin hayati önemi görülemez. Bunun öneminin görülemediği ve yürütülmediği yerde meydanın burjuva anlayışlara kalması doğal ve kaçınılmazdır.

Bu, ister açıkça burjuva ideolojik-siyasal egemenliği, ister revizyonist, reformist, parlementerist, kuyrukçu ve kendiliğindenci burjuva-küçük burjuva anlayışların egemenliği şeklinde olsun fark etmez. Oportünist bir çizgi izlenirse yine aynı sonuca yol açar.

Sınıf mücadelesinde, sınıf bilinçli proletarya ilkeli, net, berrak ve meydan okuyucu Marksist Leninist Maoist çizgisiyle hareket etmezse bu durum kaçınılmazdır. Oportünizmin en bariz örnekleriyle hareket edilirse; yani ilkeli, tutarlı, kararlı, net ve berrak olmaktan kaçınılırsa, ilkesel farklılıklar arasında çöpçatanlık yapılırsa, ara bulunmaya, uzlaştırılmaya çalışılırsa, sık sık gömlek değiştirir gibi görüş değiştirilirse, birbirini yadsıyan görüşler arasında kıvrılıp durulursa, eklektik konuşulup yazılırsa, herkesle hem fikir olunursa, herkesle “iyi geçinilirse”, herkes ve her şeyle uzlaşılırsa vb. Marksizm ve proleter sınıf çizgisi gelişmez. İşçi ve emekçiler egemen sınıfların ve onların düşüncelerin etkisinden kurtarılamaz.

Burjuva ve küçük burjuvaların ideolojik egemenliğine, proleter sınıf ve emekçileri yozlaştırmalarına karşı “çılgınca bir ideolojik mücadele” yürütülmeden, sınıfın içinde yer alarak onları örgütleyip, sınıf bilinci edinmelerine ve pratikte mücadelelerine önderlik edilerek, pratik içinde ve istikrarlı mücadeleyle onların güveni kazanılmadan, burjuva çevrelerin etkisinde çekip çıkarılamayacağı ve sınıf hareketinin  geliştirilemeyeceği  unutulmamalıdır.

Emperyalizm 1974 “petrol krizi”nden sonra 2007 sonlarına doğru başlayan en büyük ikinci krizini yaşıyor. Krizin faturasını emekçilere ödetmek için bütün gücüyle yüklenmektedir. Emekçilerin yaşam standartlarında dev boyutlarda gerilemeler olmaktadır. Emekçiler işsizlik, düşük ücretler, esnek çalışma, güvencesizlik, paralı eğitim, paralı sağlık vb. gibi acımasız yoksullukla kuşatılmış durumdadır. Genç kuşaklar, gelecekleri konusunda ciddi bir karamsarlık ve umutsuzluğa sürüklenmiş durumdadır.

Kriz, ABD emperyalizmi ve batılı emperyalist anayurtlardan başlayarak dünyayı etkiledi. Sistemlerinin yapısal özelliğinin kaçınılmaz sonucu olan krizin yükü, işçi ve emekçilerin sırtına bindirildi. Başta emperyalist anayurtlarda olmak üzere milyonlarca işçi işini kaybetti. Kapitalizmin her zaman bulundurduğu işsizler “ordusu”na işini yitiren milyonlar eklendi. Son çeyrek asırdır izlenen “yeni liberal” politikalar sonucu ve son yılların ağır kriziyle birlikte milyonlarca tarım üreticisi ve küçük esnaf iflasa sürüklenerek, yeni işsizler ordusuna katılarak açlık-yarı açlık ve sefalete sürüklendi.

Mevcut işsizler ve yeni katılan işsizlerin durumu daha da kötüye gittiği gibi, işini kaybetmeyenlerin de durumları kötüye gitti. İşten atılma ve nice bedellerle kazanılmış haklarını kaybetme tehdit ve baskılarıyla ya ücretleri düşürüldü, ya mesai ücretleri kaldırıldı ya da çalışma saatleri uzatıldı. Hak gasplarıyla, yeni ve ek vergilerle, kesintilerle, tüketim ve yaşam araçlarına yapılan şu ya da bu orandaki zamlarla bütün işçi, işsiz ve emekçi kesimlerin yaşam seviyesi daha da kötüleşti. Bir bütün olarak sosyal haklar budandı. Yıllık izin ve ikramiyeler budandı. Emeklilik yaşı uzatıldı. Emeklilerde kesintiler yapıldı. Çalışanların toplu sözleşmeleri sıfır “artış”larla imzalanır oldu. Gece vardiyalarının ücret farkı kaldırıldı, vardiyalar artırıldı. İşçilerin dinamikliğinden yararlanıp daha verimli olmaları ve en iyi ve verimli çalışanların iş akdinin uzatılacağı veya kadrolu hale getirileceği baskısıyla kısa çalışma periyotları konuldu. Özelleştirmelerle, bölümleri özelleştirmelerle hem “iş”ten çıkarılmalara başvurup aynı işi daha az işçiye yükleyerek aşırı çalıştırma, hem de kıdemli, yaşlıca ve sağlık problemi yaşayan işçileri kapı dışarı ederek, yerine genç-dinamik işçileri asgari ücretle çalıştırmalar veya “deneme” süreli çalışma vb. yollarına  başvuruldu.

Diğer taraftan da taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma sistemiyle işçi sınıfını ellerinden geldiği kadarıyla parçalayarak, zayıflatma ve sendikalar düzeyinde bile olsa örgütsüz bırakmaya çalışmaktadırlar. Sermaye sınıfı tarihsel olarak benzer politikalar izlemiştir. İşçi sınıfının nice bedel sonucu sendikalaşabildiğini, sendikal haklarını ve çalışma yaşamında iyileşmeleri büyük mücadeleler sonucunda sermaye sınıfına kabul ettirebildiğini unutmayalım.

İşçiler, bilinç, mücadele ve örgütlü gücünü koruduğu ölçüde sendikalarını koruyabilmiş, yaşatabilmiş ve yeni haklar kazanabilmişlerdir. Bilinç, mücadele ve örgütlülük gerileyince, sermaye sınıfının saldırıları buna paralel artar ve işçi sınıfı, ekonomik, sosyal ve demokratik örgütlülüklerini birer birer kaybeder. Bilinç ve örgütlülük olmayınca bunların korunamayacağı ve bırakalım sermaye sınıfına saldırmayı, elde olan hakların dahi korunamayacağı açıktır.

Sendikalaşmanın tarihi devrimci ve komünist hareketin tarihinden öncedir. Kuşkusuz sonraki süreçlerde kimi sendikalar değişiklikler geçirmiş başka işkollarıyla bütünleşmiştir. Zayıflayanlar, dağılanlar olduğu gibi, kimi farklı alanlar ortaya çıkmış, kimi alanlara sendikalaşma yeni girmiş veya yeni ortaya çıkmış, kimileri  sendika değiştirmiştir vb. Devrimci, komünist sınıf hareketinin geliştiği yerlerde doğal olarak sınıfını örgütleyip sendikaları da etkilemiş veya egemen olabilmiştir. Devrimci ve sosyalist-komünist hareketin güçlü olduğu yer ve dönemlerde sendikalar etkin olmuşlardır. Kazanılmayan yerlerde veya devrimci hareketin gerilediği yer ve dönemlerde de, burjuvazi ve uşakları sarı sendikacılar, sermayenin kahyaları egemen olmuşlardır. Böylece sendikaların işçi sınıfına ihanetiyle işçi sınıfı daha da gerilemiş, örgütsüz kalmış, sendikalardan soğumuş ve sahip çıkmamıştır. Sonuçta sendikalar bu durumlarıyla daha da daralmış güçsüzleşmişlerdir.

Amerika ve Batı Avrupa’daki sendika konfederasyonlarının kendileri tekel durumundadırlar. Ciddi sermayelere hükmetmektedirler. Çoğu mafya gibi çalışmaktadır. Yozlaştıkları için egemen sınıflara tehlike oluşturmazlar. Tersine sermaye sınıfıyla beraber çalışırlar. İşçileri bilinçlendirme, ekonomik ve demokratik haklarına sahip çıkmalarını sağlama ve bunların mücadelesini yürütme veya sermaye sınıfının saldırılarına karşı direnme dertleri yoktur. Toplumsal ve siyasal sorunlara duyarlılığını geliştirme, emperyalizme, emperyalistlerin yürüttüğü savaşlara, işgallere, kapitalizme, faşizme, ırkçılığa, ataerkiye vb. karşı çıkma düşünce ve adımları hiç yoktur. Sendikalarda demokrasi uygulama, işçilerin düşünce ve katılımlarını sağlama, sendika yönetim kademelerine seçilme ve seçmelerde özgür davranma, sendikalarını denetleme, tabana hesap verme, işçilerin  sendikalarına ve örgütlülüklerine sahip çıkmalarını sağlama dertleri ve çabaları da yoktur. Tersine bu yönlü çaba sarf edenleri, (sendika ağalığına, anti demokratikliğine veya duyarsızlığına karşı çıkan duyarlı ve devrimci işçileri) patronlarla ortaklaşarak işten çıkarmaktadırlar. …

Örneğin Almanya’da devrimci işçiler gizli faaliyet yürütmek zorundadırlar. İşyeri gazetelerini gizli çıkarmak ve gizli dağıtmak zorunda kalınıyor olması bu gibi ülkelerin durumu hakkında bir fikir verir. Bu örnek bile bu ülkelerde devrimci işçilerin mücadele koşulları hakkında somut bir fikir verir. Son yıllarda Almanya’daki bazı grevler ve tepkiler proleter devrimci hareketin çabasıyla ve esas olarak sendikalar rağmen yapılmıştır.

Yunanistan, İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin aralarında farklar olmakla beraber, bu ülke halklarının duyarlı bir geleneği vardır. Özellikle hak ve özgürlüklerine saldırılar olduğunda buna karşı sokaklara dökülürler. Bu ülkelerin işçi sınıfı ve sendikaları biraz daha canlıdır. Son yılların ekonomik kriziyle bu yönleri daha da artmıştır. Yunanistan ve İtalya’da proleter devrimci hareketin işçiler içinde faaliyetleri bulunmaktadır. Yunanistan’da revizyonist partinin de geçmişe dayanan önemli bir etkinliği vardır. Polonya, Macaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti’nde işçi sınıfının ve sendikaların hak gasplarına, AB ve ABD dayatmalarına yönelik tepkilerinde bir canlanma vardır. Bu ülkelerde gerçek komünist hareket bugün yoktur. Ama her birinde yeni yeni oluşan ve belirginleşen devrimci guruplar ve örgütlenmeler ve partileşme sürecinde olanlar var. Kuruşçev süreciyle beraber sosyalizmden geriye dönüş sürecine girildiğini yeni yeni bilince çıkaranlar vardır.

Güney Kore vb. kimi Asya ülkelerinde 1990’lı yıllarda güçlü işçi hareketleri vardı. Sendikalar önemli rol oynuyordu. Son yıllarda bir gerileme olduğu görülmektedir. Filipinler, Nepal ve Hindistan’da halk savaşının gelişmesi, Butan’da bu yönlü gelişmenin olması Endonezya, Bangladeş, Malezya vb. yerlerdeki  devrimci, komünist sınıf hareketini olumlu etkilemekte ve başta tekstil alanını olmak üzere işçi ve sendikalar canlanmaktadır. Son yıllarda işçi eylemleri artarak sokaklara taştı. Güney ve Kuzey Afrika’da da işçi sınıfının eylemliklerinde bir artış var. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri 2010 yılının sonundan itibaren başlayan ve “Arap Baharı” adı verilen; bölge haklarının var olan iktidarlara yönelik tepkilerini ve eylemlerini denetimleri altına alıp kendi iktidarlarını yeniden örgütlediler. Bu ülkeler içinde Tunus ve Mısır’da ciddi bir işçi-sendika hareketi bulunmaktadır. Tunus’ta sınıf bilinçli devrimcilerinde olduğu devrimci-demokrat 14 parti ve örgütün ortak açıklamaları hatırlanmalıdır. Mısır keza öyledir. Mısır’da son 5 yılda gelişen hareketler içinde önemli bir yer tutan bağımsız sendikaların rolü unutulmamalıdır. Ülke 2005 yılından 2010 yılının sonuna kadar geçen sürede 2 bin 938 emekçi protestosuna sahne olmuştur.

Latin Amerika’nın hemen hemen bütün ülkelerinde çok uzun yıllardan bu yana ciddi sendikal örgütlülük vardır. Tarihsel olarak bu kıtada devrimci örgütlerin hemen hemen hepsi sendikalar içinden çıkmıştı veya sendikalar içinde güçlenmişlerdi. Latin Amerika ülkelerinde köklü devrimci parti ve örgütler olmuştur ancak komünist çizgiye sahip veya komünist çizgiyi egemen kıldıkları parti ve örgütler hemen hemen 1970’lı yıllara kadar yoktu. Şili, Arjantin, Peru, Brezilya vb. sonra ortaya çıktı. Kastro’cu, revizyonist ve reformist, Troçkist çizgiler egemendi. Özellikle 1970’li, ’80li yıllarda alınan yenilgilerden sonra kıtada silahlı mücadele yürüten örgütler, reformist çizgiye kaydı. Yasal çalışmaya odaklandılar. Önceki faaliyetlerinin tabanı üzerinden köylü, işçi, memur sendikalarına ağırlık verdiler. 1990’lardan sonra öğrenilmesi gereken farklı sendikal biçimleri de çıktı. Bildiğimiz sendikalardan daha geniş, işçi hareketinin tamamını kapsayacak genişlikte işçi örgütleri oluştu. Arjantin ve Venezuella’daki deneyimler gibi. Birçok ülkede siyasi tutsakların, gecekonduluların ve işsizlerin sendikalaşması vb. gibi.

1980’lerden sonra emperyalistlerin, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla yarı sömürge ülkelerde uygulamaya koyduğu “neo liberal” politikalar sonucunda, “yeniden yapılanma” denilen özelleştirmelerle birlikte işçi ve emekçiler sefalete itildi. Tarım çökertildi. İşçiler kitleler halinde işlerini kaybetti. Esnaf iflas ettirildi. İşsizler perişan açlığa ve sokaklarda yaşama mahkum edildi. İnsanlar evlerini kaybetti, barakalarda yaşamaya başladı. Apartmanların etrafını teneke, derme çatma evler sardı. İnsanlar temiz suya muhtaç kaldı. Bu duruma gelmeleri için 15-20 yıl yetmişti. 1990’lara gelindiğinde öğretmenler başta olmak üzere, işsizlerin, gecekonducuların, seyyar satıcıların, tarım ve işçilerin tepkileri, öfkeleri, eylemleri hızla arttı. Temiz su, konut, hayat pahalılığı, iş ve ücret artışı için işçi ve emekçiler harekete geçti.

IMF, DB politikalarına, yabancı şirketlere, yapılan özelleştirmelere ve bu politikaların parçası ve oyuncağı olan hükümetlerine karşı sokaklar her gün eylemliklere sahne oluyordu. Emperyalistler değişiklik yapmadan iktidarlarını sürdüremeyecek hale geldiler. 1990’ların sonları-2000’in başlarına gelindiğinde  işçi ve emekçi halkın mücadelesi sonucu iktidardaki emperyalist uşaklar çekildi. Birkaç yılda peş peşe düştüler. Yerine kendilerine “devrimci”, anti-emperyalist, “solcu” diyen, özünde önemli ölçüde anti-amerikancılıkla sınırlı olan “ulusal solcu” hükümetler kuruldu.

Bu ülkelerdeki işçi-emekçi halk hareketlerinde, devrimci-demokrat örgüt ve sendikalarda önemli rol oynadılar. Bu ülkelerde iktidar olan egemenler, halk kitlelerinin-dipten gelen baskısı sonucu kendilerine “sol” iktidarlar dediler ve öyle görünmeye çalıştılar. Ancak bu ülkelerdeki egemenler devrimci-demokrat potansiyelin ciddi basıncını enselerinde hissetmektedirler. Daha önemli olanı, bu  ülkelerin çoğunda son yıllarda MLM’i savunma yönelimindeki grup ve partilerin çıkmasıdır. Geçmişte 1980’e doğru Şili DKP ve Arjantin DKP dışında bu yönlü bir eğilim yoktu. Sonra Brezilya ve PKP kuruluşu ve özellikle Gonzalo önderliğindeki PKP’nin mücadelesinin gelişmesi bölge ülkelerini ideolojik olarak etkiledi. MLM savunma eğilimlerinin gelişmesi bununla ilintilidir ve sevindirici bir gelişmedir.

Günümüzde birçok ülkede işçi sınıfının gerçek sınıf partisi olmadığı, -ya da zayıf olduğu- için siyasal örgütlenmesi yoktur veya zayıftır. Sınıf bilinci ve siyasal örgütlülüğü olmadığı -veya zayıf olduğu-, için güçsüzdür. Sınıf içinde ciddi bir örgütlülük sağlanamadığı içindir ki; sınıf partileri, sınıf temeline oturtulamamış, sınıfla bütünleşememiş, sendikaları etkileyememiş, devrimci bir çizgiye çekilememiştir. Bunların olmadığı veya başarılı olunmadığı yerde doğal olarak meydan burjuvaziye, sarı sendikalara kalmaktadır. İşçi sınıfının  çıkarlarını savunmayan ve uzak duranlara işçi sınıfı da uzak duruyor, sahip çıkmıyor. Sonuçta toplumun bu ezici kesiminin örgütsüz kalması sermaye sınıfının işini kolaylaştırıyor. Dinci, gerici -“muhafazakar”, ırkçı, liberal, “sosyal demokrat”, “sol”cu, yeşilci-çevreci vb. birçok burjuva parti ve çevre, sendikalardaki etkileriyle işçi ve emekçileri peşlerinden sürükleyip kendi sistemleri içinde tutuyorlar. Sınıf bilincinden yoksun işçi ve emekçiler alternatif bulamıyor.

Ve unutulmamalıdır ki emperyalist ülkeler başta olmak üzere bugün ülkelerin çoğunda (devlet olarak seçimlere katılım teşvik edilmesine rağmen) seçmenlerin neredeyse yarıya yakını seçim sandıklarına gitmiyor. Katılımın yarıyı aşmadığı ve o nedenle seçimlerin yenilendiği ve aylarca hükümet oluşturamadıkları (Belçika vb. gibi) yerler oldu. Kullanılan oyların 1/4 veya 1/3 ile yönetiliyorlar. Yüzlerce yılın egemen sistemi, her şeyi ellerinde bulunduruyor, devlet örgütlenmesine sahipler ve devlet olanaklarını kullanmalarına ve her türlü örgütlenmeye sahip olmalarına rağmen toplumun bütün kesimlerinin desteğini alamıyorlar veya almakta zorluk çekiyorlar. Ama işçi sınıfı ve emekçilerin örgütsüzlüğü onların işlerini kolaylaştırıyor. Problem işçi sınıfının sınıf örgütlülüğünden yoksun oluşudur. Kendi sınıfı ve emekçi kesimleri örgütleyememesindedir.

İşçi sınıfının sınıf bilincinden yoksun kalışından dolayı örgütsüz ve devrimci bir örgütlenmeden yoksun olduğu ve ne yapacağını da bilemediği bir yerde niye ayaklanmıyorlar ve haramilerin saltanatını yıkamıyorlar demek ve bu durumda bunu beklemek haklı ve gerçekçi değildir. Sorun yanlış adreslerde aranmamalıdır.

Çıkarılması gereken dersler, yapılması gerekenler ve görevler işlenen konunun içinde ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak ülkemizde işçi sınıfının durumu…

2011 yılı itibariyle TÜİK istatistiklerine göre 73 milyon civarında nüfusa sahip olan Türkiye’nin çalışma çağındaki nüfusunun 53 milyon 242 bin kişi olduğu belirtilmektedir. (Dipnot)

15 yaşından yukarı aktif iş gücü durumundaki bu sayının 26 milyon 103 bini iş gücüdür. Bu sayının 23 milyon 286 bini istidam edilmektedir. 3 milyona yakın kişi ise resmi işsizdir. Bir o kadarı da iş bulamayacağı için başvurmayandır. 27 milyon 139 bini iş gücüne dahil olmayan bir kesimdir. Bu rakam iş gücüne dahil olanlardan daha fazla bir rakamdır ve esasının genç nüfus olduğu görülmektedir. İstihdam edenlerin 16 milyona yakını kayıtlı çalıştığı ifade edilmektedir. Gerisi kayıt dışıdır. Şehir ve köylerdeki oranlar da tabloda gösterilmektedir.

Türkiye’de işçi sendikalarının üye sayısı 2009 itibariyle şu şekildedir:

Türk-İş: 2 milyon 230 bin 15

DİSK: 422 bin 785

Hak-İş: 418 bin 424

Bağımsız: 134 bin 438

(http://www.haber7.com/haber/20111202/Hangi-sendikanin-kac-uyesi-var.php

2 Aralık 2011)

Türk-İş’in 33, Hak-İş’in 11, DİSK’in 16, bağımsızların 44 olmak üzere toplam 104 işçi sendikası bulunduğu ifade edilmektedir.

Birkaç yıl önce memurlar arasında örgütlü olan sendika sayısı 77 iken,  şimdi 97’ye çıktığı ve sendikalılık oranının ise yüzde 57 olduğu belirtilmektedir.

Çalışma Bakanı’nın verdiği bilgilere göre, 1 milyon 874 bin 543 kamu görevlisinden 1 milyon 195 bin 102’si sendikalıdır. (Sosyal Güvenlik Kurumu verilerinde ise bu rakam 2.248.048’e ulaşmaktadır. Bu durumda toplam memurların % 57’sinin sendikalı olduğu ortaya çıkmaktadır.) En fazla üye ise 515 bin 378 ile Memur-Sen oluşturuyor. AKP’nin desteğindeki Memur-Sen’in üye sayısı 2003’te 98 bin 146 iken, bu sayı 2011’de 515 bin 378’e çıkmış görünmektedir. Bu durumda Kamu-Sen 2. sırada, KESK ise 3. sırada olmaktadır.

Türkiye’de bir istatistik karmaşası vardır. Devletin resmi kurumları bile farklı farklı bilgiler vermektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)’nın Nisan 2011 verileri dikkate alınırsa  toplam 10 milyon 314 bin 95 kayıtlı işçi çalışmaktadır. Bu işçilerin 922 bin 188’i ise bir işçi sendikasına üye bulunuyor. Bu veriler çerçevesinde Türkiye’deki sendikalaşma oranı yüzde 8.94’e karşılık geliyor.

Ama SGK’nın bu verileri, son olarak 2009’da yayımlanan bakanlık verileriyle büyük farklılık gösteriyor. Sendikalaşma oranının yüzde 59.88 olarak açıklandığı bakanlık verilerinde, Türk-İş’in 2 milyon 239 bin 341, Hak-İş’in 431 bin 550, DİSK’in 426 bin 232, bağımsız sendikaların 135 bin 556 olmak üzere toplam 3 milyon 232 bin 679 sendika üyesi olduğu belirtiliyor. (30 Temmuz 2011, Kaynak: http://www.ahaber.com.tr/Ekonomi/2011/07/30/turkiyede-sendikalasma-orani-yuzde-894)

Sosyolog Prof. Dr. Adnan Gümüş, “Türkiye’de İller Bazında İşçi ve Ücret Durumu”nu ele aldığı çalışmasında, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)  kayıtlarında Temmuz 2010 itibariyle 2 milyon 244 bin 534’ü Emekli Sandığı’na, 3 milyon 309 bin 531’i  Bağkur ve 10 milyon 415 bin 684’ü  SSK’lı olmak üzere toplam 15 milyon 969 bin 748 kayıtlı çalışanın bulunduğunu söylüyor.

Bunun toplam nüfusun yüzde 22’sine denk düştüğünü belirten Gümüş, “Türkiye nüfusunun 72 milyon 562 bin olduğu dikkate alınırsa bir kayıtlı çalışana yaklaşık 6 kişi düşüyor” diyor.

Türkiye’de 1 milyon 812 bin 999 Emekli Sandığı, 2 milyon 181 bin 854 Bağkur ve 5 milyon 439 bin de SSK’lı olmak üzere toplam 9 milyon 434 bin 209 emekli bulunduğunu, “İşçi ve işçi emeklileri bakmakla yükümlü oldukları 20 milyon kişiyle birlikte 36 milyona ulaştığını söyleyerek, her iki kişiden biri işçilikten geçimini sağlıyor” diye belirtmektedir.

Gümüş, “72 milyon 562 bin kişilik nüfusun 9 milyon 977 bini kayıtlı işçi konumunda” bulunduğunu, bunun “yaklaşık 9 milyonunun özelde, 970 bininin ise kamuda çalıştığını”, kayıtlı işçilerin oranının toplam nüfusun yüzde 13.75’ine denk düştüğünü söylemektedir.

Gümüş, 9 milyon 977 bin işçiden 8 milyon 36 bininin daimi, 1 milyon 941 bininin geçici (mevsimlik) çalıştığını, toplam nüfusa daimi işçilerin oranının yüzde 11.07, geçici işçilerin oranının ise yüzde 2.68 düzeyinde olduğunu belirtmektedir.

Sunulan verilere bakıldığında işçilerin (işsizler hariç) sayısının 10 milyon civarında  olduğu anlaşılmaktadır. Verilen rakamlara bakılırsa bunun 3 milyon civarının sendikalı olduğu ifade edilmektedir. Bu da işçilerin % 30’unun sendikalı olması demektir. Oysa sendikalı olanların gerçek rakamı bunun çok altında olup 1 milyon civarına düştüğü ifade edilmektedir. Sendikalı olarak gösterilenlerin sayılarının şişirme olduğunu geçtiğimiz aylarda hükümetin “gerçek rakamı açıklarız” vb. diye sendikaları tehditlerinden de anlaşılmaktadır. Gerek “özelleştirme” adı altında, gerek “kriz”den dolayı işçi atılmalardan, gerek sendikalardan istifa etme, sendika değiştirme tehditleri ve teşviklerinden vb. dolayı sendikalı olanlar 1 milyon civarına düşmüş durumdadır. Bir o kadar  da memur sendikalarının üyesi vardır.

Türkiye toplumunun belli meslek guruplarının oluşturduğu odalar birliği gibi örgütlenmeleri de bulunmaktadır. Köylülerin sendikalaşması ise birkaç tekil örnek dışında yoktur. Son yıllarda bazı bölgelerde bu yönlü örgütlenmeler (Çiftçi-Sen, Fındık-Sen vb.) yeni ortaya çıkmaktadır. Emekliler ve işsizlerin de bazı yerlerde bu yönlü yeni girişimleri bulunmaktadır. Ancak genel olarak Türkiye toplumunda ciddi bir örgütsüzlük hali devam etmektedir.

İşçi ve memur sendikalarına bakılırsa, devlet ve kapitalistlerin baskısı sonucu ciddi bir sendikasızlaşma örgütsüzleştirme ve taşeronlaştırma saldırısı bulunmaktadır. Sendikal düzeyde bile olsa bu kesimlerin örgütlülüğüne tahammül edilmemektedir. Bir taraftan devletin ve kapitalistlerin baskısı, diğer taraftan  bunlarla işbirliği halindeki sarı sendika ağalarının baskısı sonucu işçi ve emekçiler örgütsüzlüğe itilmekte ve etkisiz bırakılmaktadır. Reformist ve aristokratlaşmış sendika ağaları da çok farklı değildir. Ekonomik, demokratik ve siyasal amaçlı gelişen tepki ve direnişler ise, bütün bunlara rağmen ya kendiliğinden ya da devrimci, demokrat işçilerin çabası sonucu olmaktadır.

Kuşkusuz sınıf çelişkilerinin gelişkin olduğu günümüzde işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü, dağınıklığı ve mücadelesinin geriliğinin esas nedeni proleter sınıf bilincinden yoksunluğundandır. Kendisi için sınıf olma bilinci, sınıf örgütlerini sağlama ve sınıf örgütlenmelerinde yer alma bilinci gelişmemiştir veya pek gelişmemiştir. Sınıf bilincine sahip olanlar ve sınıf örgütlülüğünün en yüksek aşaması olan sınıf partisi ve devrimci oluşumların rolünü olması gerektiği gibi oynayamamalarından dolayı işçi ve emekçiler, proleter sınıf bilincinden yoksun kalmıştır. Sınıf bilinci gelişmeyince örgütlülükler de, sınıf hareketi de ciddi derecede gelişmez.

Sınıf bilinçli hareketler, sadece söylemleriyle, teorileriyle  değil, bunun gereği olarak proleter sınıfın içine girmeleri, onları örgütlemeleri, kök salmaları ve sınıf hareketi içinde yer alarak gelişme ve onlara pratik önderlik sağlamalarıyla da misyonlarını oynamalıdır. Daha da önemlisi sadece söylemleriyle değil, sınıfın en yüksek örgütlülüğünü sınıfsal bileşimiyle de proleter sınıf kökenine oturtmalıdır. Bu, ideolojik bağlılık ve siyasal uyanıklık için olduğu kadar, düşünce, duygu, yaşam ve kültürel şekilleniş için de önemlidir. Kendi sınıf temeline oturmayan bir hareket daha başında kaybetmiş demektir.

Türkiye’de sınıf hareketinin geriliğinin nedeni, bilinç unsurunun zayıflığı,  örgütsüzlüğü ve dağınıklığıdır. Sınıf bilinçli önder ve öncü hareketin ve devrimci-demokrat hareketlerin misyonunu gereği gibi oynayamamasıdır. Bunun ana nedeni proleter sınıfın dünya görüşü olan Marksist bilimi doğru kavrayamamaları, onun teorisine hakim olamamaları ve dolayısıyla onun gereklerine uygun bir önderlik ve örgüt oluşturamamaları ve bu çizgiyi sistemleştirememeleridir. Bunun bir diğer tali nedeni de emperyalistler ve yerli uşaklarının, bu çizgiyi oluşturmaya çalışanlara içten ve dıştan acımasızca saldırması, gözaltı, tutuklama ve katletme operasyonlarına başvurmasıdır.

Hareketin kurucuları, önderleri daha başında katledilmişlerdir ve  mücadele sürecinde sık sık ağır kayıplar vermiş, yenilgiler almıştır. Bu gerçek; burjuva demokratik devrimini yapamamış, dolayısıyla burjuva demokrasi sürecini yaşamayıp emperyalizm ve proleter devrimler çağıyla birlikte bazen açık, bazen parlamenter maskeli ama kesintisiz faşist diktatörlükle yönetilen bir ülkede mücadele yürütmenin zorluklarının bir sonucudur. Bu gibi ülkelerin böyle bir gerçekliği vardır.

Türkiye tarihinin önemli bölümünün açık askeri ve tek partili diktatörlükle geçmesinin ve özellikle 12 Eylül ’80 darbesinin devrimci hareketi ezmek amacıyla gerçekleştirilmesinin toplumda yarattığı tahribat ve zorluklar bulunmaktadır. Toplum bu darbeyle adeta yeniden şekillendirildi. İlerici devrimci ve komünist düşüncelere düşman kuşaklar yetiştirilmeye çalışıldı. Örgütsüzlük, bireysellik “olumlu” bir özellik olarak propaganda edildi ve teşvik edildi. Devrimci ve komünist hareketin hataları ve süreci karşılayamaması bu tabloyu daha da ağırlaştırdı.

12 Eylül askeri faşist darbeyle birlikte egemenler, sadece komünist devrimci parti ve örgütleri ezmedi, aylarca ağır işkencelerden geçirip, zindanlarıyla da işkencehaneleri aratmakla kalmadı. Özellikle toplumsal siyasal hareketlerin  önderlerini, kadrolarını, militanlarını çökertip teslim almaya ve ideolojik olarak dönüştürmeye özel bir önem verdi. “Sol”a ilişkin kitaplar, dergiler, filmler yasaklandı ve yakıldı. “Sol”a hizmet ediyor diye düşündükleri her şey yasaklandı. Toplumsal muhalefeti destekleyen bütün kesimlere saldırıldı ve bu kesimler baskılarla sindirildi. Son derece yoğun bir ideolojik saldırı eşliğinde siyasal ve kültürel erozyon gerçekleştirilerek toplumda “apolitik”, sorumsuz, “köşe dönme”ci, bir “çete kültürü” yaratıldı. Toplum ve özellikle genç kuşaklar hedeflenerek değer yargısız, umudunu futbol, at yarışı, piyango vb. eğlence gibi araçlara bağlamış, bireyci ideolojiye kapılmış insanlar ve kuşaklar yaratıldı.

1980 sonlarından itibaren devrimci ve Kürt ulusal hareketinin mücadelesindeki yükselişle birlikte toplumda belli bir canlanma yaratılsa da, devletin yarattığı şekillendirmesinin etkisi tam kırılmadığı gibi; Kürt Ulusal Hareketi’nin gelişimiyle birlikte, “şehit” edebiyatıyla şovenizm ve ırkçılık pompalandı.

İşçi sınıfı işten atmayla, açlıkla ve yoksullukla terbiye ediliyor. Diğer taraftan da 15 milyon civarında insan “yeşil kart”la sadaka kültürüne mahkum edilmiş durumda. Baskıyla, işte atılmayla terbiye edilenlerin ilgi alanları futbol, at yarışları, iddia, sayısal loto, magazin dünyası, TV dizileri vb. oluyor. Bu yozlaşmaya ve düşkünleştirmeye paralel “manevi kurtuluş” için tarikatlar, dini örgütlenmeler güçlendiriliyor. Bu ise başka bir yozlaşmaya ve “afyon”lanmaya yol açıyor. Toplumun bütün kesimlerinde okuma, araştırma, sorgulama yetisi bilinçli olarak ortadan kaldırılıyor. Böylelikle işçi sınıfı ve halka sorunların kaynağına inme, sorunlara karşı mücadele etmeyi seçme yerine “bir şey yapamayız, değiştiremeyiz” vb. vb. diyerek kendine ve gücüne güvensizlik, umutsuzluk pompalanıyor. Ya da yakınma, şikayet etme ve bunu sistem yerine kişilere yüklemeyi ya da kendinden güçsüz olana şiddetle yönelme (kadına, çocuğa, hayvana) bir çıkış yolu olarak gösteriliyor. Son yıllarda artan kadın cinayetleri, çocuk istismarları, hayvan katliamlarının topluma dayatılan bu ideolojik-politik-kültürel dönüşümle doğrudan ilgisi vardır.

Bütün bunlara rağmen Türkiye çelişkiler yumağı gibidir. Her şeyden önce kendi iç dinamiğiyle kapitalizmin gelişemeyip emperyalizme bağımlı oluşu ve içte bir önceki ekonomik yapıyı tasfiye edememesiyle iç içe geçen, zayıf burjuvaziden oluşan siyasal gericilik ve faşizmle yönetilmesinin getirdiği çelişkiler vardır. Türkiye koşullarında ulusal sorunun köklü çözülmemesi, başta Kürt ulusal sorunu olmak üzere ulusal azınlıkların hak ve özgürlük taleplerinin karşılanmamış olması ve egemen ulusun baskı, zulüm ve asimilasyon uygulanması; dini inanç grupları üzerine baskılar, kadın ve LGBTİ kesimlere yönelik baskı, bir bütün olarak sınıfsal baskının acımasızlığı, işçi ve emekçi kesimlerin hak ve özgürlüklerine saldırı vb. gibi bir dizi çelişkinin güncel ve keskin olması, beraberinde bu çelişkilerin çözümüne karşı mücadelenin zeminini de oluşturmaktadır.

Türk egemen ulusunun ulusal baskısı, başından beri baskı, zulüm, katliam ve asimilasyon şeklinde sürmeye devam ettiği ve Ermeni, Rum, Süryani  “ulusal sorunu”nu katliam ve soykırımla “çözdüğü” halde; halihazırda Kürt ulusal sorununu katliamlara rağmen “çözemediği” için, Kürt ulusal mücadelesi silahlı ve silahsız devam etmekte ve diriliğini korumaktadır.

Diğer tarafta çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiye devrimci hareketinin köklü bir şekilde Marksizm’den etkilenmesi, hata ve eksiklerine rağmen Marksist çizgide kalanların olması, önemli kesimlerin devrimci bir çizgide kalmakta gösterdikleri ısrar ve bir bütün olarak verdikleri emek ve bedeller küçümsenmemesi gereken bir olumluluktur. Düzen içine evrilen yapılar ve çevreler olsa da, uluslararası ve ülkede aynı eksenli önemli saldırılara, acımasızca estirilen devlet terörüne ve ağır koşullara rağmen devrimci zeminde kalarak mücadeleyi sürdürmek ve bedellerini omuzlayarak devrimci mücadelenin yürütülmesi olumlu bir özelliktir.

Bu yön doğal olarak işçi sınıfı ve emekçi kesimlere, onlar içindeki faaliyetlere ve mücadelesine yansımakta da kendini göstermektedir. İşçi sınıfı ve emekçi kesimlerin mücadelesindeki mevcut diriliğin bir yönü sınıf zeminiyse, diğer önemli yönü de bu devrimci mayalanma, faaliyet ve mücadele ısrarından gelmektedir. Bu yön önemli bir olumluluk ve sınıf hareketinin gelişmesinde bir avantaj olmakla beraber, bu yönü abartarak, bununla  övünerek kendi misyon ve sorunlarını geçiştirmenin bir aracı haline getirilmemesi gerekir. Devrimci mücadelenin ve yansımalarının sınıf hareketi içindeki etkilerini bir avantaj olarak görüp, olumsuzlukları ve eksiklerinden de dersler çıkarılarak ciddi, diri ve sistemli bir çalışmayla, sınıf temeline dayanan güçlü bir sınıf hareketi oluşturulmalıdır.

Ve tabi hayati önemde olan sınıf bilinçli proleter hareketin Marksist biliminin doğru çizgisine sahip olması ve niteliğini sürekli artırmasıdır. Sınıfın dünya görüşünü doğru kavrayan, doğal olarak onun gereklerine uygun önderlik ve örgüt yaratır. Teorik, ideoloji, siyasal çalışmaya önem verir. Derinlik ve hakimiyet burada sağlanır. Çelik, suyuna burada kavuşur. Düşünce ve pratik uyumun bilinci burada sağlanır. Bu, bilince çıkarıldığı oranda ona uygun bir örgütsel faaliyet, işleyiş, çalışma tarzı, dar ve geniş kadro politikası, disiplin, kitle çizgisi, ittifaklar politikası izlenir. Bu bilince çıkarıldığı oranda, sınıf temeline oturulur ve gerçek Marksist devrimci çizgi ve pratik sergilenir.

Sınıf içinde ve sendikal mücadelede öne çıkan ve yapılması gerekenler

Günümüz dünyası ve Türkiye’de egemen sistemin temel özelliği gereği sınıf ayrışması her geçen gün artmakta, hızlanmakta, keskinleşmektedir. Bir tarafta üretim araçları ve para, her geçen gün bir avuç azınlığın eline geçmekte ve diğer tarafta her geçen gün küçük ve orta üreticilerin ellerindeki üretim araçları (gelişen teknoloji ve devlet politikaları karşısında ayakta duramadıklarından dolayı iflas etmesiyle) büyük sermaye sınıfının eline geçmekte ve bu üreticiler, iş güçlerinden başka satacak bir şeyleri kalmayan işçiler ve işsizler haline gelmektedir. Yani işçi sınıfının safları her gecen gün büyümektedir. Dolayısıyla terazinin bir kefesi boşalırken diğer kefesi yükünü alarak her geçen gün ağırlaşmaktadır. Sistemin yasası budur.

İşçi sınıfı ve doğal olarak işsizler ordusu her geçen gün büyüdüğüne göre ve yaşam koşullarımız ağırlaştığına göre, bu sistemden ve yarattığı koşullardan kurtulmak dışında başka çare yoktur. Sorun açık: Toplumun mutlak ezici sayısını oluşturan ve küçük üreticilerle birlikte hayatı üreten işçi sınıfını ve emekçi kesimleri örgütlemek zorundayız. Örgütsüzlük hemen hemen hiçbir şeydir. Örgütlülük hemen hemen her şeydir. Örgütsüz bir güç, güç değildir. O halde örgütlenmek ve örgütlemek durumundayız. Başta sınıf partisi olmak üzere, her türlü mesleki ve mesleki olmayan kitle örgütlerinde, kitlelerin bulunduğu her yerde ve ihtiyaç duyulan her yerde örgütlenmeliyiz. Bu her zaman öncelikli görevimizdir.

Sınıfın esası üretimdedir, fabrikalardadır. Oralarda olmalıyız. Oralarda örgütlemeliyiz. Kalelerimiz haline getirmeliyiz. Örgütlenmek bir bilince çıkarma, bir bilinç olayıdır. Sendikalaşmak da bir asgari bilinç olayıdır. İşçi sınıfına, sınıfın sınıf bilinçli unsurları bilinç taşıyacaktır. İçine girerek, üretimde bulunarak, mücadelesinde yer alarak ve dışarıda bilinç taşıyarak sınıfı örgütlemek zorundadır. Onun ana görevi budur, bu başarıldığı oranda sınıfı örgütleyip siyasal iktidara taşımış olacaktır.

İşçilere bilinç götürülmeden onları örgütlemek, içinde çalışmaksızın sendikaları kazanmak ve işçilerin yönetiminde devrimci bir çizgiye çekmek olanaksızdır. Gerek mevcut sendikalarda, gerek sendikalaşmanın olmadığı yerde sendikaları kurulmasında ve gerekse de işçilerin kazanılıp örgütlenerek siyasal mücadeleye çekilmesi ancak ve ancak sınıfa bilinç verme ve içinde faaliyet  yürütmeye bağlıdır.

Sendikaların varlığı genel olarak çok öncelere dayandığına, bugün hala sarı sendika ağaları ve burjuvalaşmış aristokratlar elinde bulunduğuna ve burjuvazinin bunlar üzerinden işçileri etkisizleştirdiklerine göre; işçiler bu işçi sınıfı düşmanlarına karşıda mücadele yürütmek zorundadırlar. Ve yine konumları ve sağlanan olanakları ceplerini şişirmek için kullanan, işbirliğine yatkın, reformist, yozlaşmış unsurlardan kurtulmalıdırlar. Sarı ve bilumum aristokratları alaşağı ederek işçiler sendika yönetimine gelmelidirler. Sınıf bilinçli işçilerin, işçileri ve sendikalarını örgütleyerek devrimci  sınıf çizgisine  çekmeyi başarmaları gerekir. İşçi sınıfı bu doğal örgütlülüğünü kendi ellerine almalıdır. Siyasal iktidar mücadelesinde önemli rol oynayan bu “volan kayışları”nı kendi ellerine almalıdırlar. Bunu başarmadan ne sınıf örgütlerini kendi ellerinde tutabilirler, ne de sınıf mücadelesi ve iktidar mücadelesinde başarılı olabilirler.

İşçi sınıfı içinde sınıf örgütlülüğünün zayıflığı sendikaları ele geçirmeye de yansımaktadır. İşçilerin ele geçirdiği sendikalarda ise, eğer yönetime gelen işçilerin politik bilinci geri ve yetersizse ya yozlaşmaya açık olmakta, ya tecrübeli kapitalistler ve kurnaz burjuva politikacıları onları düşürmekte, yıpratmakta veya etkisizleştirmektedir. Bunu önlemenin yolu açıktır ki işçilerin sınıf bilincini edinmeleri ve sınıf bilinçli güvenilir insanlarını sendika yönetimine getirmeleridir. Sendika demokrasisi ve denetimini de elden bırakmadan işletilmelidirler. Sınıfına ve sendikalarına yabancılaşmamalıdırlar.

Ayrıca, sendika önderleri, proleter sınıf bilinciyle donanmamışlarsa, gerek elinde bulundurduğu sendika yönetimi avantajıyla işçilere bilinç verme, onları eğitme, sınıf bakış açısı ve uyanıklığıyla hareket etmede; gerekse siyasal sorunlarda, taktik önderlikte, inisiyatif ve manevra kabiliyetinde yetersiz kalırlar veya önemli zaaflara düşmekten kurtulamazlar. Ya da burjuva çevrelerin baskısı ve ideolojik saldırılarının etkisi ve basıncı altında kalarak “siyaset dışı” ve “tarafsız” olduklarını, “herkese eşit mesafede” olacaklarını ilan ederler veya buna açık olurlar.

Lenin, sendikaların rolüne değinirken bu yönlü gelişen anlayışlara da dikkat çekmişti: “Sendikalar, kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında işçi sınıfına pek büyük bir ilerleme sağladılar; bu örgütler, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son verip onların ilk sınıf gruplaşmalarını gerçekleştirdiler. Proleterlerin sınıf birliğinin en yüksek biçimi, proletaryanın devrimci partisi (…) gelişmeye başladığı zaman, sendikalar, kaçınılmaz olarak, bazı gerici özellikler, bir çeşit mesleki dar görüşlülük, siyaset-dışı kalma eğilimi, bir çeşit hareketsizlik vb. eğilimi göstermeye başladılar. (Lenin, “Sol” Komünizm…) Açıktır ki, bu türden eğilimler burjuva ideolojisi ve politikasının sendikalar bünyesindeki yansımalarıdır.

Burjuvazi ve hempaları her vesileyle işçi sınıfının siyasallaşmasını, siyasetle uğraşmasını, proleter sınıf partisine girmesi veya onun faaliyetlerine katılmasını, herhangi bir devrimci faaliyet içinde yer almasını, sendikasına siyasal bilinç taşımasını veya sendikanın siyasal saflaşmada yön ve eğilim tercihinde bulunmasını istemez, hoşlanmaz ve şiddetle karşı çıkarak ona saldırırlar. Baskı altına alarak işlevsiz kılmak ister. Rahat satın almak, etkisizleştirmek, çürütmek, itibarsızlaştırmak ve kendi oyuncağı haline getirmek vb. isterler. Başarılı olurlarsa sendikaları ve onun vasıtasıyla işçileri daha rahat sömüreceklerini, güdebileceklerini iyi bilirler. “Siyaset, siyasetçilerin işidir”, “işçilerin, sendikaların ve sokaktakilerin değil” diyerek baskı, basınç ve yönlendirmelerde bulunurlar. Nüfusun esasını oluşturan bu kesimleri siyaset dışı bırakmayı başarırlarsa meydanın kendilerine ve besleyip ileri sürdüğü burjuva politikacılarına kalacaklarını iyi bilirler.

Sınıf bilinçli proletarya siyasal dünya görüşünü ne derece öğrenirse, kavrarsa ve donanırsa, sınıfını ve emekçi kesimleri kazanmada, örgütlemede, sendikaları devrimci bir niteliğe kavuşturmada, kapitalistleri  ve sistemine karşı mücadelede o derece başarılı olur. Devrimci, demokrat rolünü oynayabilir. Sınıf bilinçli proletarya ne derece yetkinse o derece verimli olur. Sınıf kardeşlerine bilinç taşımada, onları örgütlemede, diğer sendikaları etkilemede ve devrimci bir çizgiye kavuşturmada o derece başarılı olur. Bu görevlerini başarmadığı yerlerde burjuva versiyonlar yöneteceklerdir.

Sendikaları ele geçirmek ve ona egemen olmak bir amaç değil bir araçtır. Sendikaları elinde bulundurmanın avantajı, en azından bulunduğu alanda sınıfına önderlik ederek, başka sınıflara terk etmeden sınıfını yönetmektir. Mesleki demokratik kurum olmanın avantajıyla temsil ettiği işçilere, diğer sınıf kardeşlerine  ve diğer meslek örgütlerine gitmede avantaja sahip olmaktır. Başta temsil ettiği işçilere karşı sorumlu olarak, hem onlara bilinç taşımaya, onları uyarmaya ve eğitmeye, hem sınıf dayanışmasını ve birliğini geliştirmeye, hem işçi sınıfına yönelik burjuva saldırılara karşı mücadelede yürütmeye, hem iş yerinde, iş kolunda ve diğer alanlardaki sorunlara açıklık getirme ve yön göstermeye, hem sendika ağaların yanlış, çürümüş, işbirlikçi düşünce ve yaklaşımlarını açığa çıkarıp teşhir etmeye, hem burjuva çevrelerin saldırılarına pabuç bırakmamaya, hem de devrimci ve demokrat zemindeki diğer meslek örgütleriyle birlikte hareket etmeye önem vererek proletaryanın iktidar mücadelesinin dolaylı işlevini görmesidir. Sendikalar, açıklamalarıyla, bildirileriyle, gazete, broşür, kitap, düzenli ve sistemli eğitimleri, seminerleri vb. her türlü yol-yöntem ve olanaklarla olduğu gibi, pratiğiyle, mücadeledeki duruşuyla, sınıf duyarlılığı ve bilinci yaratma görevini ihmal etmemelidirler. Bu yapıldığı oranda işçilerin bilinç ve sınıf duyarlılığı geliştirilir.

 

Dipnot

(1)  Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2011 Haziran 123. sayısında.

  TÜRKİYE  

 

KENT  

 

KIR
2010 2011 2010 2011 2010 2011
Kurumsal olmayan nüfus (000) 71 105 72 014   49 058 49 346   22 047 22 668
15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (000) 52 287 53 242 36 479 36 787 15 808 16 455
İşgücü (000) 25 179 26 103 17 014 17 344 8 165 8 759
İstihdam (000) 21 741 23 286 14 366 15 150 7 375 8 136
İşsiz (000) 3 438 2 816 2 648 2 194 790 623
İşgücüne katılma oranı (%) 48,2 49,0 46,6 47,1 51,7 53,2
İstihdam oranı (%) 41,6 43,7 39,4 41,2 46,7 49,4
İşsizlik oranı (%) 13,7 10,8 15,6 12,6 9,7 7,1
Tarım dışı işsizlik oranı (%) 16,7 13,4 15,9 13,0 20,6 15,5
Genç nüfusta işsizlik oranı(1)(%) 24,6 19,3 26,4 21,2 20,4 15,2
İşgücüne dahil olmayanlar (000) 27 108 27 139 19 465 19 443 7 643 7 696
(1) 15-24 yaş grubundaki nüfus
Not: Rakamlar yuvarlamadan dolayı toplamı vermeyebilir.

2006 verileriyle.

348